ALLAHA
İMAN VE ALLAHIN SIFATLARI.
Allâhü
Teâlâ'ya İman
Sıfât-ı
Zâtiyye
Vücud:
Var olmak. Kıdem: Evveli olmamak; ezelî olmak. Bekâ: Sonu olmamak;
ebedî olmak.
Vahdâniyet:
Birlik. Zâtında ve sıfatlarında tek olup, ortağı yoktur
Muhâlefetün lilhavâdis: Sonradan olanlara hiç benzememek.
Kıyam
binefsihi: Var olmasında başka bir şeye muhtaç olmamak.
Sıfât-ı
Subûtiyye
Allâhü
Teâlâ'nın Sıfât-ı Sübûtiyesi sekizdir:
Hayat:
Diri olmak. (Allâhü Teâlâ diridir ve dirilticidir.)
İlim:
Bilmesi olmak. (Allâhü Teâlâ her şeyi, hattâ kalblerde gizlenen
niyetleri dahi bilir.)
Semi:
İşitmesi olmak. (Allâhü Teâlâ her şeyi işitir.)
Basar:
Görmesi olmak. (Allâhü Teâlâ; karanlık gecede, kara taşın
üstünde, kara karıncanın yürüdüğünü görür ve ayağının
sesini işitir.)
İrâdet:
Dilemesi olmak. (Yani irâde sahibidir ki, diler ve ne dilerse onu
dilediği gibi yapar.)
Kudret:
Gücü her şeye yeter olmak. (Allâhü Teâlâ her şeye kaadirdir.)
Kelâm:
Konuşması olmak. (Allâhü Teâlâ'nın harf ve sese muhtaç
olmadan söylemesi demektir.)
Tekvîn:
Yoktan var etmek, meydana getirmek, yaratmak.
Kitaplara
İman
Cenâb-ı
Hakk, kendi irâdelerini, emirlerini, nehiylerini, hikmetlerini
kullarına bildirmek için zaman zaman peygamberlerine kitaplar
indirmiştir. Bu kitapların tamamına ilâhî kitaplar denir.
Cebrâil
(a.s.) vâsıtası ile peygamberlere vahiy olarak gönderilen kitap
ve suhufun (sayfaların) adedi 100'dür.
Suhuf
(Sayfalar)
10
Suhuf, ÂDEM aleyhisselâm'a, 50 Suhuf, ŞİT aleyhisselâm'a, 30
Suhuf, İDRİS aleyhisselâm'a,
10
Suhuf, İBRAHİM aleyhisselâm'a, gönderilmiştir ki, tamamı 100
sahifedir.
Kitaplar
Tevrat,
Mûsa aleyhisselâm'a, Zebur, Dâvud aleyhisselâm'a, İncil, İsa
aleyhisselâm'a,
Kur'ân,
Peygamberimiz MUHAMMED Aleyhisselâm'a, gelmiştir.
Kur'anın
gelmesiyle ilk üçünün hükmü kaldırılmıştır. Kur'an-ı
kerim 114 sûre, 6666 âyettir. İki durak arasına bir âyet denir.
Kur'an'ın bir harfi bile değişmemiştir. Dünyadaki bütün
Kur'an'lar aynıdır. Kur'an-ı Kerim kıyâmete kadar Allâh'ın
himâyesinde olup değişmeyecektir.
Peygamberlere
İman
Peygamberlerin
Sıfatları
Peygamberler
hakkında bilinmesi vâcip ve zarûri olan sıfatlar beştir.
Sıdk:
Peygamberler doğrudurlar. Asla yalan söylemezler.
Emânet:
Emindirler. (Her hususta kendilerine inanılır.)
Tebliğ:
Hz. Allâh'ın emir ve yasaklarını hiç noksansız ve çekinmeden
tebliğ ederler.
Fetânet:
Son derece zekîdirler.
Ismet:
Mâsumdurlar; günah işlemekten uzaktırlar.
Bizim
Peygamberimizin diğer peygamberlerden ayrı beş vasfı daha vardır:
Bütün
peygamberlerden efdâldir (Üstündür).
Bütün
insanlara ve cinlere gönderilmiştir.
Peygamberler
silsilesinin son halkası (Hâtemü'l-Enbiyâ) yâni son
peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmeyecektir.
Bütün
âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.
Şerîatı,
kıyâmete kadar devam edecektir.
Kur'an'da
İsimleri Geçen Peygamberler
Hazret-i
Âdem aleyhisselâmdan Peygamberimize kadar bir rivâyete göre 124
bin, diğer bir rivâyete göre ise 224 bin peygamber gelmiştir.
Bunlardan ancak 28 tanesinin isimleri Kur'ân-ı Kerim'de
zikredilmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de adları geçen ve bilinmeleri
vâcip olan peygamberlerin mübârek isimleri şunlardır:
1.
Âdem 8. İsmâîl 15. Hârûn 22. Zekeriyya
2.
İdris 9. İshâk 16. Dâvûd 23. Yahyâ
3.
Nûh 10. Yâkûb 17. Süleyman 24. Îsâ
4.
Hûd 11. Yûsüf 18. Yûnus 25. Üzeyr*
5.
Sâlih 12. Eyyûp 19. İlyas 26. Lokman*
6.
İbrâhîm 13. Şuayb 20. Elyesa 27. Zülkarneyn*
7.
Lût 14. Mûsâ 21. Zülkifl
28.
Hazret-i Muhammed. (Aleyhimüsselam)
*
Bu üç mübârek zâta evliya diyenler de vardır.
Peygamberimizi
İyi Tanıyalım
Gerek
dünya ve âhirette şerefli, faziletli ve iyi insan olabilmek;
âlemlere rahmet olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa'yı (s.a.v.) iyi
bilmek, iyi anlamak ve ona hakîki ümmet olmakla mümkündür. Bir
insan, Peygamberimizi bilmedikten, tanımadıktan, sevmedikten sonra
hiçbir şeyle şerefli ve faziletli olamaz.
Peygamberimizin
adı Muhammed, babasının adı Abdullah, annesinin adı Âmine'dir.
Ana rahminde yedi aylık iken babası vefat etmiştir. Milâdî 571
senesi Nisan ayının yirminci gecesine tesadüf eden, Rebîulevvel
ayının onikinci (Pazartesi) gecesi sabaha karşı Mekke'de
doğmuştur. Doğduğu zaman hiçbir çocuğa benzemiyordu. Onda
gözüken peygamberlik nûru, bakan gözleri kamaştırıyordu.
Dört
yaşına kadar süt annesi Halîme'nin yanında kaldı. Sonra
âilesine teslim edildi. Altı yaşında iken annesi Âmine vefat
etti. Dedesi Abdü'l-Muttalib onu yanına aldı. Fakat annesinden iki
sene sonra, sekiz yaşında iken de dedesi vefat etti. Bu defa da
amcası Ebû Talib'in yanında kaldı.
Peygamberimizin
çocukluk ve gençlik zamanları, bekârlık-evlilik devirleri,
hâsılı bütün hayatı hiç bir insana nasip olmayan fazilet ve
kemâlât ile geçmiştir.
Yirmibeş
yaşında Hadicetü'l-Kübrâ vâlidemiz ile evlendi. Hiç bir zaman
putlara tapmadı. Çocukluğundan beri onları hiç sevmezdi.
Hazret-i İbrahim aleyhisselâm'ın dini üzere Allâh'a ibâdet
ederdi. Zaman zaman Mekke'nin yanında bulunan Hira dağına gider,
Allâh'ın kudret ve büyüklüğünü düşünürdü. Allâh'ın
kendisine tâ ezelde ihsân ettiği aşk ile muhabbet denizine
açılır, kalbinde yanan tevhid nurunun pırıltıları içinde
Allâh'ı zikrederdi.
Peygamberimiz
yine bir gün, Hira mağarasında kendisine hâs lâhûti âleme
dalmışken, Cebrâîl aleyhisselâm Allâh'ın emri ile ona
peygamberlik vazifesini bildirmeye geldi. İnsanlığın kurtarıcısı,
Allâh'ın sevgilisi Hazret-i Muhammed sallallâhü aleyhi ve
sellem'e:
"
- Oku!" dedi. Peygamberimiz:
"
- Ne şey okuyayım? " dedi. Cibrîl-i Emîn:
"
- Oku!" diye tekrar etti. Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve
sellem) aynı cevabı verdi. Bunun üzerine Cibrîl-i Emîn,
Peygamberimizi tutup mübârek göğsünü üç defa sıktı. Böylece
Peygamberimize mânevî bir ameliyat tatbik edilmiş oldu. Ve
Peygamberimiz büyük bir mûcize olarak birden okumaya başlayıverdi.
Melek üçüncü emri verdi. Ve ilk olarak vahy olunan âyeti okudu.
Âyetin yüksek meâli şu idi:
"
- Seni yoktan var eden, tedrîcen terbiye edip büyüten, kemâle
ulaştıran Rabbi'nin ism-i şerîfi ile oku. O, insanı pıhtılaşmış
kandan yarattı. Oku! O çok kerîm olan Rabbinin hakkı için ki, O,
kalemle tâ'lim etti; insana bilmediğini öğretti."
Böylece
Hazret-i Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)'e Peygamberlik
vazifesi verildi. Kur'ân-ı Kerîm, yirmi üç senede tamam oldu.
Onüç sene insanları Mekke'de hak yola dâvet etti. Büyük
meşakkatlar ve ızdıraplar çekti. Her şeye sabredip Allâh'ın
varlığını, birliğini yaymaya çalıştı. Sonra Medîne-i
Münevvere'ye hicret etti. On sene de orda peygamberlik vazifesini
bütün gücü ile yerine getirmeye çalıştı.
Kader
ve Kazâya İman
Îmanın
altıncı şartı kadere inanmaktır.
(Kader
ve kaza meselesi bazan zor anlaşıldığından, kolay kavrayabilmek
için, önce insandaki irâde-i cüz'iyye'yi izah edelim.)
İrâde-i
Cüz'iyye
İrâde-i
cüz'iyye: Cenâb-ı Hakk'ın kuluna verdiği mahdut bir salâhiyet
ve tercih hakkıdır. Fakat ehemmiyeti pek büyüktür. Zira insan,
irâdesini hayra sarf ederse Mevlâ hayrı, şerre sarf ederse şerri
yaratır. Bu itibarla insan, Cenneti de, Cehennemi de bu irâde ile
kazanır. Evet, Hâlık (Yaratıcı) yalnız Cenâb-ı Hakk'tır. O
dilemezse, o yaratmazsa hiç bir şey olmaz. Şu kadar ki, kul kâsib
yani isteyip çalışan, Mevlâ ise Hâlik yani yaratan'dır.
İnsana
verilen irâde-i cüz'iyye otomobilin direksiyonu gibidir . İnsan
direksiyonu ne tarafa çevirirse otomobil o tarafa gider. Bu sebeple,
isyan içinde olan bir kimse, "Ben ne yapayım Allâh böyle
dilemiş, böyle yaratmış" deyip mes'uliyeti üzerinden atıp
sıyrılamaz. Evet, Allâh dilemiştir ama, kulun irâdesi ve
çalışması bu yolda olduğu için dilemiştir. Zâten kulda, böyle
bir irâde-i cüz'iyye yâni tercih hakkı olmasaydı, Cenâb-ı Hakk
kuluna imtihan fırsatı vermemiş, onu hayra veya şerre zorlamış
olurdu. Halbuki Cenâb-ı Hakk kuluna zorla bir günahı yaptırıp,
sonra da cezalandırmaktan münezzehtir.
Bâzı
kimseler, "Ezelde bâzılarının rûhu secde etmiş,
bâzılarının etmemiş; işte ezelde rûhu secde etmeyenler kâfir
gider." derler. Aslâ böyle bir şey yoktur. Bu iddiâ insanın
itikadını kökünden sarsar. Ezel itiraz yeri değildir. Orada
isteyerek veya istemeyerek herkes secde etti. Cenâb-ı Hakk, ruhları
imtihana çekerek, "Elestü birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz
değil miyim?)" diye sorduğunda bütün ruhlar istisnâsız
olarak, "Belâ (Evet Rabbimizsin Yârabbi)" diye ahid
verdiler.
Yine
bâzı yanlış düşünenler diyorlar ki: "Sen ne yaparsan yap,
Allâh dilediğine hidâyeti dilediğine dalâleti halkeder." Bu
düşünce de aslâ doğru değildir. Bu husustaki Âyet-i Kerîmeyi
çokları yanlış tefsir ve izah ediyor. Üstâzım, Hocam Süleyman
Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri bu husustaki Âyet-i Kerîmeyi:
"Allâh, hidâyeti isteyip, hidâyeti dileyenlere hidâyeti;
dalâleti isteyip, dalâleti dileyenlere de dalâleti halkeder"
diye tefsir ve izah ederlerdi.
Ayrıca
bu mevzuu izah ederken derlerdi ki: "Ezelde Ahmed Cennetlik,
Mehmed Cehennemlik diye zât ve şahıs üzerine bir hüküm yoktur.
Ancak elbiseler biçilmiş; (İman elbisesi, itâat elbisesi, nur
elbisesi) şu elbiseleri giyenler cennetliktir denilmiş; ayrıca
küfür, isyân, zulmet elbiseleri biçilmiş, bunları giyenler de
Cehennemliktir denilmiştir. Kul, irâde-i cüz'iyyesiyle bu
elbiseleri seçmekte tamâmen serbest bırakılmıştır.
Binâenaleyh, insan irâde-i cüz'iyyesiyle bunlardan hangisini seçer
ve giyerse oraya gider."
Kul
bütün fiillerinden kendisi mes'ul olduğuna göre artık kula lâzım
gelen isyan etmek değil, mukadderâta boyun eğmek ve başa gelene
râzı olmaktır. Bununla beraber görünür görünmez belâlardan
bizi koruması ve ömrümüzü sıhhat ve âfiyet içinde geçirmemiz
için Cenâb-ı Hakk'a yalvarmak da üzerimize düşen mühim bir
vazifedir. Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde, "Sadaka
vermek belayı defeder, ömrü uzatır" buyurmuşlardır.
Kader
Kader,
ezelden ebede kadar hayır ve şer (iyi kötü) meydana gelecek bütün
hâdiseler hakkında Cenâb-ı Hakk'ın kendi ilmi icabı bilip
takdir buyurmasıdır.
Kazâ
Kazâ,
Cenâb-ı Hakk'ın ezelde takdir buyurduğu hâdiselerin, zamanı
gelince ilim ve irâdesine uygun olarak meydana gelmesidir.
Rızık
Mes'elesi
Rızık,
Allâhü Teâlâ'nın, hayat sahiplerine gıdalan-maları için
verdiği ve onların da yediği şeylerdir. Lâkin insan kendi öz
irâdesi ile rızkını helâl veya haram yollardan kendisi seçer ve
Allâhü Teâlâ da o yoldan verir. İşte bunun için, rızkını
helâlden talep etmeyip haram yiyenler irâde ve ihtiyarlarını
kötüye kullandıklarından kendileri mes'uldürler.
Rızka
değil, Rezzak'a yani rızkı verene bağlanmak lâzımdır. Her
canlının rızkını veren Rezzak-ı Âlem olan Hz. Allâh'dır. Ona
inanmak ondan istemek gerekir. Zira, onun hazinesi büyüktür,
sonsuzdur. Ona hakîki bir imanla bağlananlar sıkıntı çekmezler.
Fakat, Rezzâk olan Allâh'ı unutup da rızka bağlı kalanlar çok
sıkıntı çekerler ve hüsrandan kurtulamazlar.
Tevekkül
Tevekkül,
maksada erişmek için, maddî ve mânevî sebeplerin hepsini yerine
getirdikten sonra, neticesini Allâh'dan beklemektir. Kişi şâyet
beklediğine ulaşamazsa, üzülmemeli; "Hakkımda belki bu daha
hayırlıdır" diyerek, kaderine râzı olmalıdır. Çünkü,
Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk, "Siz birşeyi seversiniz,
onun için çalışır ve onu elde etmek istersiniz, fakat
bilmezsiniz ki, onun sonunda sizin için şer vardır. Yine siz
birşeyi sevmezsiniz, hoşunuza gitmez ve istemezsiniz, fakat
bilmezsiniz ki, sizin için onun sonunda hayır vardır"
buyuruyor.
Ecel
Ecel,
İnsanın mukadder (Allâh tarafından yazılıp kararlaşmış) olan
ömrünün nihâyetine denir. Ecel geldiği zaman, ne bir dakika
ileri gider ne de bir dakika geri kalır. İnsan her ne sebeple
ölürse ölsün, eceli ile ölmüş olur.
Edille-i
Şer'iyye
Edille-i
şer'iyye, dînî ve şer'î hükümlerin çıkarıldığı ve
dayandıkları kaynaklardır ki, bunlar da dörttür:
Kitap:
Kur'an-ı Kerîm.
İcmâ-ı
ümmet: Bir asırda, Ümmet-i Muhammed'in müctehidlerinin bir mesele
hakkında ittifak etmeleridir.
Kıyâs-ı
Fukahâ: Bir hâdisenin kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmetle sâbit
olan hükmünü; aynı illete, aynı sebebe ve aynı hikmete
dayandırarak o hâdisenin tam benzerinde de isbat etmekten
ibârettir.
İctihad:
Şer'î hükmü, şer'î delîlinden çıkarma hususunda olanca ilmî
kuvvetini sarfetmektir.
Müctehid:
Herhangi bir şer'î hükmü âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflerden
çıkaran, kıyas yapabilen büyük âlimdir. Müctehid olabilmek
için, bütün islâmî ilimlere vakıf olduktan sonra mevhibe-i
ilâhî (Allâh vergisi) olan ledünnî ilme de mazhar olmak
lâzımdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder